Doğal Seçilim, Eksiklik, Bencillik ve Kendini Kanıtlama
17 Ocak 2025

Sayfayı ziyaret eden kişi sayısı

599

İnsan Psikolojisi: Doğal Seçilim, Eksiklik, Bencillik ve Kendini Kanıtlama

İnsan psikolojisi, bir et parçasını insan yapan olgudur. Fiziksel bedenimizi canlandıran psikoloji, cansız maddeyi bilinçli süreçlerle doldurur ve bu süreçlerden biri de aklımızdır. Bu makalede, insan zihnimizin eksiklikleri, aşağılık komplekslerimizin ve öz güvensizliğimizin nedenleri, bizi tartışmalara sokup kendi haklılığımızı kanıtlamaya iten unsurlar ve değişim korkusuyla bizi konfor alanımızda tutan mekanizmalar ele alınacaktır. Tüm bunlar, psikolojimizin bazı yönleri üzerinden incelenecektir. Bu anlamda, bu makale bir kez daha bilincin yapısı ve yanılsamaların ifşası hakkındadır.

İnsan Psikolojisi: Doğal Seçilim

Birçoğumuz, okullarda öğrendiğimiz doğal seçilim teorisini hatırlarız. Doğal seçilim, hayatta kalma ve yaşama uyum sağlama yeteneği en yüksek olan bireylerin yaşamını sürdürebildiği bir süreçtir. Doğal seçilimi, “güçlü olanın hayatta kaldığı” bir yasa olarak tanımlayabiliriz. Eğer insana, diğer organizmalar ve doğal olaylarla birlikte doğada varlığını sürdüren biyolojik bir form olarak bakarsak, insan zihni, türümüzün doğal seçilim yolunda elde ettiği başarının en önemli faktörüdür. İnsan, bu başarı sayesinde besin zincirinin en tepesine yerleşmiştir.

Bu süreç içerisinde, insanların doğal çevrede adaptasyon ve uyum sağlama yolları olarak geliştirdiği unsurların ortaya çıkması son derece normaldir: Betonarme mega kentler, makine mühendisliği, enerji, televizyon, internet ve benzeri gelişmeler, sadece doğada başarıya ulaşmamızı sağlayan faktörlerdir. Tüm bu tozlu teknoloji temelli yaşam biçimi, aslında bizim doğal yaşam ortamımızdır. Bu “üstünlüğün”sebebi ise, bizim kıymetli aklımızdır.

Doğal seçilim sürecinde, zihnin temel işlevi bireyin hayatta kalması ve yaşam koşullarına uyum sağlamasıdır. Yani, zihni birey için bir tür etkili hayatta kalma ve uyum aracı olarak düşünebiliriz. Basitçe ifade etmek gerekirse, zihnin temel amacı insana hizmet etmektir. İdeal olarak, insan, kendi “mekanizmalarının” bu bütünlüğü desteklediği ve geliştirdiği bütüncül bir yapıdır. Ancak asıl sorun, bu ideal durumun gerçekleşmemesidir. İnsanın kendi kendini yok etmesine dair sayısız örnek vardır.

Neden insanlar bedenlerini zehirli yiyecekler, tütün ve alkolle doldurur? Neden sağlıklı bir yaşam tarzı, ekranlar önünde geçirilen hareketsiz bir yaşamla değiştirilir? Neden insanlar savaşlar ve çatışmalar çıkarır? Sebebi basittir: Zihin, bireye hizmet etmek yerine, kendine hizmet etmeye başlar. Bu durumda belki de “insanın zihni” ifadesi yerine “zihnin insanı” demek daha doğru olurdu; tıpkı “sahibin eşyası” ya da “ev sahibinin hayvanı” gibi bir anlam taşır. Bizler zihinlerimizin “evcil hayvanları”yız.

İnsan Psikolojisi: Özdeşleşme

Zihin, yaşamın bilincin “aynalarındaki” karşılıklı yansımalarından oluşur. Elbette bu, bir tür sembolik tanımdır. Aynı şekilde, zihin düşünceler bütünü olarak da tanımlanabilir ve düşünceler, yaşadıklarımızın izleri, bir nevi hayatımızda olan bitenlerin kaydıdır. Bu yaşam yansımaları, kendi başlarına bir kişilik taşımazlar. Ancak bu yansımalar bilinçten birbirine bağlı bir akış içinde geçerek bireyin kişiliğini oluşturur ve bu kişilik bireyin yaşam olaylarına katılım sağlar.

Birey, öz farkındalığa sahip bir varlıktır. Öz farkındalık sayesinde birey, kendini diğer bireylerden ayırt eder. Buradaki anahtar kelime “kendi”dir. Öz farkındalığa sahip bir birey kimdir? Bireysellik, insanın kendini özdeşleştirdiği şeydir. Eğer bireyin özdeşleşmesi, hissettiği her şeyi kapsasaydı, insanın “zihnin hüküm sürdüğü” gibi garip psikolojik ayrımları olmazdı.

Zihnin temel görevi bireyle ilgilenmek olsa da birey kendini zihniyle özdeşleştirdiğinde zihin, bu düzende kendine hizmet etmeye başlar. Bu özdeşleşmenin sonucu olarak zihinde ego doğar. “Ben”, “bana”, “benim” gibi ifadelerle bu egonun kokusunu hissedebiliyor musunuz?

Bu ego kısır döngüsü, zihnin kendisiyle özdeşleşmesi sonucunda oluşur. Bu durum, bir tür pozitif geri besleme döngüsüne benzer; tıpkı mikrofonu bir hoparlöre yaklaştırdığımızda oluşan süreç gibi. Hoparlörden çıkan gürültü mikrofona geri iletilir ve ardından hoparlöre yeniden yansır. Bu döngü, sürekli güçlenerek yüksek frekanslı bir cızırtıya dönüşür. İnsan egosu da işte bu yüksek frekanslı bir düşünce olan “Ben”dir.

Genellikle çocuklukta, yaklaşık iki yaş civarında, bu düşünce bir anda çocuğun zihninde belirir ve genellikle hayatın sonuna kadar kalır. Bu yaştan önce çocuk, kendisini “dışarıdan”algılar ve kendisinden üçüncü şahıs gibi bahseder. Ebeveynleri çocuk hakkında konuştuğunda, çocuk bu konuşmaların konusunu dışarıdaki bir varlık olarak algılar. Ancak bir noktada, çocuğun zihni kimin hakkında konuşulduğunu fark eder ve bir anda küçük bir insanda ego, yani “Ben” düşüncesi doğar.

Ego, zihnin bir parçasıdır ve bu parça, kendisiyle ilgilenerek sürekli yeniden doğar. Zihnin görevi, sahibinin hayatta kalmasını sağlamaktır. Ancak sahibin zihin olduğu durumda, zihin kendi hayatta kalmasıyla ilgilenir. Peki, zihnimiz tam olarak nedir? Zihin, kavramlardan oluşur ve zihin kendisiyle ilgilenirken, aslında kendisini oluşturan kavramların hayatta kalmasını sağlamaya çalışır.

Zihin, bireyin çevresine uyum sağlamasına yardımcı olmak yerine, bireyi kullanarak kendi uyumunu ve rahatlık alanını korumaya çalışır. Zihin, her şeyi olduğu gibi bırakmak için çaba harcar. Hatta kendi dokunulmazlığını korumak için kişisel gelişim ve kendini geliştirme fikrine bile ilgi gösterebilir. Ancak bu ilgi, yalnızca kendi varlığını sürdürmek ve korumak için daha elverişli koşullar yaratma çabasıdır.

Haklı olmak (neredeyse her insanın tanıdık bir arzusu) aslında zihnin mevcut durumunu koruma, değişimden kaçınarak aynı düşünceleri tekrarlama isteğinden başka bir şey değildir. Zihin, kişisel gelişim ve kendini tanıma gibi düşünceler ortaya atarak kendini aldatmaktan çekinmez. Ancak doğası gereği zihin değişime istekli değildir. Genellikle bunu yalnızca zorunlu durumlarda, koşulların baskısıyla yapar ve bu süreçte mümkün olan en az tavizi vererek, ara konfor alanlarına tutunmaya çalışır. Eğer zihin, yeni koşullarda ego için daha güçlü dayanaklar oluşturan bir değişim geçirirse, kendini değişimi sevdiğine bile inandırabilir. Motivasyon, zihnin egosunun konumlarını güçlendirme ve geliştirme düşüncesidir.

Bencillik, zihnin egosunu güçlendirmek için aktif olarak çalışmasıdır. Kendi önemini hissetmek, zihnin geri dönüşü olmayan değişimlerden korkmasının bir sonucudur. Ego, dayandığı temelleri kaybetme korkusuyla zihnin onu büyütme ve yüceltme çabalarıyla korunur. Kendini kanıtlama, zihnin niteliklerini öne çıkararak bu niteliklerin geçerliliğini ve dayanıklılığını test etme çabasıdır. Kibir, zihnin kendine hayatta olduğunu ve başarılı bir şekilde “yaşamaya” devam ettiğini kanıtlama yöntemidir.

Bu “yaşam” ve başarı, geçmişten gelen eski düşünceleri doğru ve uygun bir şekilde yeniden yüzeye çıkarmaktan ibarettir. Bu sırada zihin, kendini sürekli, canlı ve başarılı hisseder. Kendini dayanıklı, doğru ve yerinde hissederek huzura kavuşur, çünkü doğal seçilimin etkisi altında olmadığını varsayar. Ona “var olma izni” verilmiştir.

Buradan, sevilme arzusunun kökeni ortaya çıkar. İnsanlar, zihnin kendi varlığından emin olamadığı durumlarda, çevreden aldığı geri bildirimlerle mevcut durumunun onaylandığını görmeyi arzular. Sevildiğimizde, zihnimizin mevcut haliyle kabul edildiğini hissederiz; tartışma, olumsuz tepki, eleştiri veya kınamayla yok edilmeyeceğimizden emin oluruz.

Bazen zihin, “hayatta kalmak” için inanılmaz hatta çılgınca şeyler yapar. Hayatta kalmak uğruna bedenimizi yok edebilir ya da güçlendirebilir. Bu, bedenin zihin için ne kadar güçlü bir dayanak olduğuna bağlıdır. Örneğin, zihnin “havalı olma”kavramına verdiği önem daha büyükse, bu kavramı korumak adına bedenin sağlığı riske atılabilir. Ancak sağlıklı bir beden fikri zihnin güçlü bir dayanağıysa, kişi sağlığına özen göstermeye başlar.

Bir tartışmada, zihin gerçeği değil, kendi dayanıklılığını, doğruluğunu ve geçerliliğini kanıtlamaya çalışır. Zihnin pozisyonları, onun “bedeninin” parçalarıdır. Tartışmada zihin, sadece hayatta kalmaya çalışır. Zihin eksik ya da kusurlu olsa bile, kendi kusurlarını kabul etmek onun için bir tür intihara eşdeğerdir. Zihin, uyum ve onay arar; kendi pozisyonlarını “gerçek” olarak kabul eder çünkü bu pozisyonlar onun hayatta kalması için “gerçek”tir.

Yakın insanların “uyumu”, zihinlerinin kendi pozisyonlarını karşılıklı olarak derinlemesine güçlendirmesidir. Eğer zihniniz bu makaleyi beğendiyse, bu yalnızca zihninizin kendi varlığını doğrulayan yeni bir dayanak bulduğuna işaret eder. Bu metin, zihninizin dayanıklılığını yücelten bir araç haline gelir. Öte yandan, eğer bu makale zihninizin önemli dayanaklarına bir tehdit oluşturuyorsa, zihin kendini savunmaya geçer. Bu savunma, anlamazlık, hoşnutsuzluk, hatta öfke ve kızgınlık şeklinde ortaya çıkabilir ve bu, tamamen normal ve doğal bir süreçtir.

Bu bağlamda, herhangi bir dünya görüşü, zihnin geçici ve yanıltıcı dayanaklarından oluşan bir saray gibidir. Örneğin, bir materyalisti bedenin ölümünden sonra yaşam olduğuna ikna etmeye çalışmak, onun kişiliğine yönelik bir tehdit gibidir. Çünkü kişiliği, büyük ölçüde materyalist dünya görüşü üzerine kuruludur. Zihin, kendi dayanaklarını korumasına yardımcı olan her şeyi sever. Zihin, illüzyonlarını korumak için uyum ve onay ister.

Sadece bu yazıyı okumak ve “yeni” bilgilerden keyif almak bile, bu illüzyonların bir başka şekilde güçlenmesidir ve bu da tamamen normal ve doğal bir süreçtir.

Kendini Önemli Hissetmek

Bu yazıda, doğrudan ve açık bir şekilde konuşacağım. Konumuz, seni tekrar tekrar aşağılanma hissine sürükleyen, enerjinin %90’ını hayali başarılarla ilgili acı verici hayallere ve zihinsel oyalamalara harcamanı sağlayan, bu yüzden gerçek (hayali değil) sonuçlara ulaşmanı engelleyen şey olacak: Kendini önemli hissetmek.

Hayata ne gönderirsen, sana aynı şekilde geri döner. Başkalarına dilediğin her olumsuz şey, senin “karman”dır ve bunu er ya da geç sindirmek zorunda kalırsın. Deneyimler ikilidir; eğer diğer insanlar üzerinde üstünlük kurmaktan, hatta masumane şekillerde bile olsa, keyif alıyorsan, bir o kadar da aşağılanma hissine bağlı hale gelirsin.

Kendini önemli hissetmeyi anlamak, tüm komplekslerden ve korkulardan kurtulman için bir başlangıçtır. Kendini önemli hissetmek, hayatındaki “merkezi sorun”dur. Bu sinsi “canavar”, fark edilip kabullenilmesi gereken bir olgudur. Ancak bu şekilde, başkalarının önünde “yüzünü kaybetme”korkusundan kaynaklanan sürekli gerginliği aşabilirsin.

Kendini önemli hissetmek genellikle kendini gereksiz kibir, aşırı gurur, bencillik, şımarıklık, şikayet, öfke, kendine aşırı dikkat ve acıma olarak gösterir. Bunun hayatına olan etkilerini anlamak için dahi olmaya gerek yok.

Kendini önemli hissetmenin tamamen yokluğu, seni ne sözlerin ne de olayların incitebileceği bir hale getirir. Kendini önemli hissetmekten kurtulmak, önceden kötü duygusallık ve hayali sorunlarına harcadığın muazzam bir enerjiyi serbest bırakır. Bu, yaşamı inanılmaz derecede hafif hale getirir ve zihni kristal berraklığına kavuşturur. Çünkü zihni meşgul eden gereksiz düşünce kalabalığından kurtulmuş olursun.

Kendini önemli hissetmenin yokluğu, sana gerçek bir özgüven kazandırır. Çünkü kaybedecek hiçbir şeyin kalmamıştır. Hayali imgelerden arınmışsındır. Artık sadece olduğun gibi varsındır. Kendini kabul etmiş ve kendin olmaktan korkmamayı öğrenmişsindir. Bu durumda, eylemlerin daha etkili, net ve tutarlıdır. Çünkü artık şüpheler ve komplekslerden yoksundur.

Hayatın, kendiliğinden bir akışa dönüşür ve yaşamın tadını daha açık, daha samimi ve daha özgür bir şekilde çıkarırsın.

Kendini önemli hissetmenin anlamsızlığını kavramak, başkalarının kendini önemli hissetmesine karşı da aynı ölçüde hoşgörüsüz olman gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, bu farkındalık, bir pratikçi olarak diğer insanlara karşı daha dikkatli olmanı ve kendi “esnekliğinle” onları incitmekten ya da eksikliklerini yüzlerine vurmaktan kaçınmanı gerektirir. Çünkü çoğu durumda bu, son derece doğal bir dirençle karşılaşmana neden olur.

Kendini önemli hissetme teorisini öğrenen pek çok insan, bu duyguyu herkeste görür, ama kendinde göremez. Bu durum, apaçık bir öz aldatmadır ve kişisel gelişim yolundan saparak bilincin geriye doğru hareket etmesine yol açar. Başka birine yardımcı olmak için onun eksiklerine işaret edebilirsin, ancak bunu yaparken son derece dikkatli, objektif ve alçakgönüllü olman gerekir. Eğer bu sözler kibirden, kendini üstün görme arzusundan ya da karşı tarafı incitme isteğinden kaynaklanıyorsa, bu sözler hem kabul görmez hem de yeni bir yıkıcı (karmasal) bağ oluşturur. Eksiklere dikkat çeken sözler, ancak samimi, nazik ve dürüst olduğunda, kişi tarafından hemen ve gönüllü bir şekilde kabul edilir.

Kişiliğini bastırmak ya da ifade etmekten kaçınmak doğru bir yol değildir. Örneğin, yaratıcı faaliyetler, kişiliğini ortaya koymanın ve geliştirmenin önemli bir parçasıdır. Buradaki mesele, sonuçlara bağımlı olmamaktır. Şöhret, tanınma ya da tam tersi bir şekilde anlaşılmama ve küçük düşürülme, ruhunun sahip olduğu ebediyetle kıyaslandığında hiçbir şeydir.

Gerçek bir pratikçi dünyadan kaçmaz, çünkü bilir ki özgürlük, maddi nimetlerin yokluğunda değil, onlara olan bağımlılığın yokluğundadır. Bağımlılık olmadığında, zenginlik insanı yozlaştırmaz.

Carlos Castaneda’nın öğretmeni, “küçük zorbalarla”çalışmayı, kendini önemli hissetmeden kurtulma aracı olarak önerirdi. Küçük zorba, kaba ya da rahatsız edici davranışlarıyla sana baskı uygulayan kişidir. Eğer biri, davranışlarıyla kendini üstün görüyorsa, ona direnç göstermemek önemlidir. Çünkü direnç, onun oyununu kabul ettiğin anlamına gelir. En iyi yaklaşım, bu oyuna dahil olmamaktır.

Duruma kapılmadığında, küçük zorba, kendi akıl dışı davranışlarının çocukça bir şımarıklık gibi göründüğü gülünç bir pozisyonda kalır. Bu, senin direncin olmadan kendiliğinden gerçekleşir ve kendini önemli hissetmedenarınma yolunda önemli bir adım olur.

Zor insanlarla ve sıkıntılı durumlarla karşılaştığında, aşırı koşullarda farkındalık pratiği yapma fırsatı ortaya çıkar. Bu, kişiliğinin yoğun bir şekilde şekillendiği bir süreçtir. Böyle anlarda ya duygusal bir tepkisizlik göstererek duruma karşı nötr kalabilir ya da zayıflık gösterip kendini duygularına kaptırabilirsin.

Kendini önemli hissetmekten kurtulmak, bir anda verilen zihinsel bir karar değil, sürekli bir öz çalışma sürecidir. Dan Millman’ın dediği gibi: “Farkındalığa giden bir yol yoktur, farkındalık yolun kendisidir.” Kendini önemli hissetme duygusundan kurtulmak için, her seferinde bu duygunun ne kadar anlamsız olduğunu hatırlamalısın. Kendi içine dürüstçe bakmak ve her şeyi olduğu gibi adlandırmak gerekir. Eğer kibir, gösteriş ya da aşırı öz güven varsa, bunları “harika bir insan olduğun” şeklinde bahanelerle örtbas etmemelisin.

Bu özellikler aslında sıradan, zayıf ve kendine güveni olmayan bir kişiliğin belirtileridir. Çoğu insanda bu nitelikler az ya da çok bulunur. Eğer gerçekten kendini önemli hissetmeyi dizginlemek istiyorsan, her şeyi olduğu gibi kabul et ve bu duygunun nasıl ortaya çıktığını dikkatle gözlemle. Zihninin, kendi “büyüklüğüne” dair abartılı hayallere kapılmasına izin verme.

Bu kısa yazıda, spesifik çözümler sunmadım. Amacım, sadece üzerinde çalışılması gereken noktaları işaret etmek. Eğer (bu makale sayesinde ya da değil) en azından zihinsel düzeyde şunu anlayabiliyorsan: gösterişin anlamı yok, gerçek güç görünmekte değil, olmaktadır, o zaman bu çaba boşa değil ve doğru bir yoldasın demektir.

Unutma, bu bir yolculuktur ve her adım önemlidir. Farkındalık pratiği, senin içsel dönüşümünün anahtarıdır.

Derleyen & Çeviren

Cemre ÖZKAN

Mehmet Levent ÜNAL

17/01/2025

UYARI: İşbu blog içerisinde yer alan bilgi ve uygulama teknikleri tedavi amacı taşımamaktadır. Söz konusu bilgiler bu tekniği öğrenmek için eğitime katılan katılımcıyı bilgilendirmek amaçlı olup sağlık hizmeti niteliğinde değildir.Verilen bilgiler hiçbir şekilde tanı ve tedavi amaçlı kullanılmamalıdır. Tanı ve tedavi mutlaka doktor tarafından yapılması gereken ciddi bir işlemdir.
Her türlü hastalık ve benzeri tedavi gerektiren sorunlarınız için dokturunuza danışınız.