Ognenny Svetok (Ateş Çiçeği) – Kökenleri ve Pratiği
15 Şubat 2025

Sayfayı ziyaret eden kişi sayısı

571

Kişilik ve bireysellik (insanın doğal bir varlık olarak yaşam deneyiminin toplamı) arasındaki sürekli diyalektik çelişkide, bir de üçüncü bir şey vardır. Bu üçüncü şeyi farklı şekillerde adlandırıyoruz; mesela, duygu-his alanı diyelim. Eskiden buna ruh derlerdi, modern terimlerle ise psişik enerji deniyor. Eğer duygularımızın bilgi eksikliği ya da fazlalığıyla ilişkili bir bilgi fenomeni olduğunu ve hislerimizin baskın ihtiyaçlarımızın tatmin seviyesini kaydetme biçimi olduğunu kabul edersek, o zaman “his merkezi” nedir ve onun temeli neye dayanır?

Onun temelinde, irademizden ve isteğimizden bağımsız bir gerçeklik yatar: Biz mekanda nesnel olarak varız ve onun bir parçasıyız. İnsan, mekanda var olan fiziksel-biyolojik bir bedendir. Fizik biliminin incelediği bir bedenin mekanda pek çok farklı özelliği bulunur. İşte bu özelliklerin toplamı, insanın mekanı dolduran enerjiyi algılama ve onu deneyimleme yeteneğinin temelini oluşturuyor olabilir. Bu mekanı dolduran enerji, “Ruh” olarak adlandırılabilecek şeyin ilk hissidir.

Böylece, iki eğilim gözlemlenebilir. Birincisi, insanın mekanda yaşadığı ve hareket ettiği gerçeğini algısından çıkarmak ve her şeyi, en öngörülebilir, en “normal” somutluğa indirgemek. İkincisi ise, somutluğu yıkmak ve bütünlüğe geri dönmek, ancak bunu kaos içinde, doğanın güçleri içindeyapmak. Bu bizi ruhsallık konusuna getiriyor; ruhsallık, insanın kendisini ve gerçeklikle olan ilişkisini yönetebilecek bir merkez bulabileceğini söyler. Bu merkezi, kişinin içinde ortaya çıkmış olan her şeyin ötesinde bulunan bir şey olarak ele alıyoruz. Bu varsayımsal merkeze “Özne” adını veriyoruz; yani, kendisinin var oluşundan başka hiçbir rasyonel, sözel-mantıksal özelliğe sahip olmayan bir “Ben.” Ancak bu merkeze, deneyim yoluyla erişilebilir.

Böyle bir merkezin varlığı, insanın kendisini hacimsel algıya geçerken kaosu aşmasını sağlar. “Özne”nin veya “Gerçek Ben”in tek dayanağı, insanların mekanda var olmasıdır. Bu mekanda, insan kendisini hem beden seviyesinde hem enerji seviyesinde hem de bilinç seviyesinde bir küre olarak algılamaya başlar. Bu küre genişleyebilir, çevresindeki sonsuzlukla rezonansa girebilir ve buna rağmen yapısal olarak bozulmaz. Bu, “Varlık” olarak adlandırılan şeydir; yani, kendisini evrende var olan bir bilinç olarak fark eden insanın durumudur. Bunlar ilk adımlardır. Peki, bu adımları atmak neden bu kadar zor? Sorun şu ki, dış dünyada bu çabaların kimseye bir yararı yoktur ve dışsal ödüllerle desteklenmezler; bunlar yalnızca bireyin kendisi için anlam taşır.

Bu çabalar, toplumsal düzen, sosyal başarılar, statü veya sahip olunan alanlarla ilgili değildir. Bunlar, varoluş ve kişinin kendini gerçekleştirmesiyle ilgilidir. “Zenginler de ağlar”denilmesinin sebebi budur: Hiçbir tüketim seviyesi, insanı kendi gerçekliğini gerçekleştirmeye bir milimetre bile yaklaştırmaz. Biz, dışsal başarıların önemli olduğu bir dünyada yaşıyoruz: statü, kariyer, maddi refah, toplumda kabul görmek… Bunların hepsi dışsaldır. Bunların içsel dünyayla hiçbir ilgisi yoktur. İçsel yaşamdan bahsettiğinizde çoğu insan sizi anlamaz. Bir keresinde biri bana içtenlikle şöyle dedi: “Bu, kimsenin bilmesini istemediğim şey mi?”

Kimse bizi iç dünyamızda nasıl yaşayacağımızı öğretmez, çünkü topluma bunun bir faydası yoktur. Bu yüzden, “yaşam”olarak adlandırdığımız her şey dışarıdadır ve sonuç olarak, beden bir engel haline gelir. Hatta Tanrı bile, ona inananlar için, dışarıdadır. Oysa Hz. İsa, “Tanrı’nın tapınağı içindedir ve Tanrı sendedir” demiştir. Ama bizde her şey dışsal hale gelmiştir: inanç, sevgi… Peki, o zaman bedenin içinde ne var? Et, kan, lenf, kemikler, damarlar, organlar… ve bunlarkusursuz çalışmaz: Ya sıcak, ya soğuk oluruz; ya aç, ya da fazla doymuş oluruz; ya enerjimiz azdır, ya da fazladır.

İnsan kültüründeki ideallerden biri, “bütün insan” idealidir. Böyle bir insan her zaman kendisidir, çünkü onun içinde öznel ve nesnel olan, bilinçaltı, bilinç ve üst bilinç arasında hiçbir çatışma yoktur; o, bütündür. Bütünlük ne anlama gelir? İçsel olanın, tüm dış engelleri aşarak kendini gerçekleştirmesi, nesnelleşmesi; iç ve dış arasında fark olmaması demektir. “İçeride ne varsa, dışarıda da o olsun”; işte bütün insanın ideali budur. Ancak bu, cesur ve risk alabilen insanların yoludur. Çünkü bu yolda yürümeye çalışanların çoğu kaybolmuştur. “Bütün insan” kavramını tartıştığımızda, dayanılmaz bir varoluşla karşı karşıya kalırız. Bir yandan, bunun mutlak gerçek olduğunu anlarız; ama diğer yandan, bunun tamamen ulaşılmaz olduğunu fark ederiz.

Bunu denemek için delilik gerekir. Biz deli değiliz, biz normal insanlarız. Bu yüzden “bütün insan” yerine “hacimsel insan”kavramını konuşuyoruz. Çünkü hacimsel olmak, öz denetim hissini yok etmez. İnsan, başına gelenleri yine de bilebilir ve kontrol edebilir. Bu arayışta, içsel arzudan başka hiçbir motivasyon olamaz. İnsan, kendisini tam anlamıyla keşfetmek için yalnızca kendi için arayışa girdiğinde, onu bulma şansına sahip olur. Kendini keşfetmek, en yüksek düzeyde gerçekleşme arayışıdır.

Bu perspektiften bakıldığında, ruhun sıkıntısı, içinde yoğun bir şekilde sıkışmış enerji olduğu hissidir. Hepimizin içinde devasa bir “kara delik” vardır. Onun ışığa dönüşmesini, yayılmasını istemek insanın içsel çalışmasını yönlendiren tek motivasyondur. Böyle bir yaklaşımda, önce kendimize, sonra başkalarına karşı tutumumuz değişir. İnsan, kişilik, bireysellik ve öz arasındaki ilişkileri farklı bir şekilde görmeye başlar. Bunları kullanma biçimi değişir ve dış dünya onun için biçimsel olarak değil, içeriksel olarak farklı hale gelir.

İnsan, deneyime ulaşır. Deneyim, düşünce ve duygunun bir araya geldiği birleşimdir, bir sentezdir.

Hacimsel Düşünme Yönteminin Deneyim Üzerine Uygulanma Girişimi

Rezonans. Rezonansın oluşabilmesi için hacim gerekir; yani, rezonansa girebilecek bir şeyin var olması gerekir. Peki, insan düşündüğünde ne olur? Düşündüğünde, düşüncelerinin sonuçlarını yaptığı şeylerle ilişkilendirir ya da bazen “bunu düşünmeden yaptım” der. Ancak hissettikleri ne düşündüğüne veya ne yaptığına bağlı değildir. O halde neden hissetmektedir?

Duygular, ilişkiler sisteminin bir türevi olarak, yalnızca bir engel teşkil eder; düşünme ile eylem arasında gereksiz bir unsurdur. Öyleyse insan neden hisseder? Üstelik sadece duygulanmak değil, hissetmekten bahsediyoruz. Dahası, insan hissettikleri etrafında bir kült oluşturur. Neden? Çünkü insan hisleri yalnızca kendisi için yaşar, fakat düşünme ve eylem başkalarıyla paylaşılır. İşte bu yüzden, modern dünyada insanın tek bağımsızlık alanı hisleridir. İnsan tek başına hisseder.

Duygularını ifade etmeye, başkalarıyla paylaşmaya çalışabilir; ancak unutulmamalıdır ki, karşılığında diğerleri de kendi hislerini ortaya koyacaktır ve bu duyguların mücadelesinden ancak tam bir yalnızlık içinde kaçınılabilir. O halde, tek bir çıkış yolu vardır; bir sonraki adım hacimsel hissedişe, yani “deneyim”e geçmektir.

Peki bu ne anlama gelir? Bu, bilgiyi “kelimeler ve imgeler olmaksızın” alıp işlemek anlamına gelir. Yani, “hiçlik” ya da “boşluk” olarak adlandırılan şeyin, bize kendi içeriğini deneyim yoluyla açması anlamına gelir. Bu içerik ne kelimelerle anlatılabilir ne de imgelerle aktarılabilir; yalnızca özdeşleşme yoluyla kavranabilir. Buna ulaşmanın yolu ise, basit teknik bir terimle ifade ettiğimiz “rezonans” kavramıdırve rezonansın oluşabilmesi için hacim gerekir; yani, rezonansa girebilecek bir şeyin var olması gerekir. “Ruhun telleri”ifadesi boşuna ortaya çıkmamıştır.

Peki, neden çoğu insanda bu teller sıkıca kilitlenmiştir, neden hareket edemezler, titreşemezler? Çünkü bunlar canlı olana bağlıdır ve titreşmeye başladıklarında acı verir. Hatta bazen bu dayanılmaz bir acıdır. Gerçek bir sanatçının, bizim hiçbir tepki vermediğimiz noktalarda neden derin bir acı hissettiğini hepimiz biliriz. Bizde bu teller sanki yokmuş gibi görünür. Ama bu doğru değildir. Onlar vardır, fakat öyle sıkı bir şekilde sabitlenmişlerdir ki, titreşmemeleri için kilitlenmişlerdir.Fakat, insan kendisini tam anlamıyla bulmak istiyorsa, bu tellere ihtiyacı vardır ve onlar titreştiğinde ortaya çıkan acıya dayanabilmelidir. Zamanla bu acı, bir hastalık olmaktan çıkıp sağlığa dönüşecektir. Duyarlılık ile güç arasındaki denge insan ve gerçeklik arasındaki ebedi bir sorundur. Genellikle ya duyarlı ama zayıf ya da güçlü ama hissiz oluruz. Aşırılıklar…

İşte bu yüzden, insan ruhunun enstrümanını, tüm telleriyle rezonans oluşturabilecek kadar hassas hale getirirken, aynı zamanda onu yıkılmayacak kadar güçlü kılacak bir yöntem aramaya başladık. “Ognenny Svetok (Ateş Çiçeği)”, insanın hacimsel niteliklerini geliştirme yöntemidir. Böylece, gerçeklikle tam anlamıyla rezonansa girerken aynı zamanda düşünen, hisseden ve eyleme geçen bir varlık olarak kalabilir.

 

Derleyen & Çeviren

Cemre ÖZKAN

Mehmet Levent ÜNAL

15/02/2025

UYARI: İşbu blog içerisinde yer alan bilgi ve uygulama teknikleri tedavi amacı taşımamaktadır. Söz konusu bilgiler bu tekniği öğrenmek için eğitime katılan katılımcıyı bilgilendirmek amaçlı olup sağlık hizmeti niteliğinde değildir.Verilen bilgiler hiçbir şekilde tanı ve tedavi amaçlı kullanılmamalıdır. Tanı ve tedavi mutlaka doktor tarafından yapılması gereken ciddi bir işlemdir.
Her türlü hastalık ve benzeri tedavi gerektiren sorunlarınız için dokturunuza danışınız.