Sayfayı ziyaret eden kişi sayısı
791Gelin, terapötik bir seansta neden gözleri kapatmanın önemli olduğunu konuşalım. Kişinin zihinsel (ve daha da önemlisi bilinçdışı) alanıyla ilgili herhangi bir uygulamada, danışanın daima gözlerini kapatması tavsiye edilir.
Bu tesadüf değildir. Bunun bir sebebi vardır ve bu sebep çok basit bir gerçekte yatar: Her anda, kişinin algısı için o an itibarıyla en önemli olan baskın uyarıcılar bulunur. Bir kişinin gözleri açık olduğunda, bilgi akışının büyük kısmını görsel kanal aracılığıyla alır (görme, duyular yoluyla algının en “tekelci” türüdür).
Dolayısıyla, gözler açıkken dikkat vektörü dış dünyaya, fiziksel dünyaya yönelir. Bu durumda, kişinin iç sesi genellikle daha az duyulur ve genel olarak, bilinçdışı alandan gelen sinyaller veya bilgiler, dışarıdan gelen baskın bilgi akışı tarafından, özellikle de görsel kanal aracılığıyla bastırılır.
Dikkat vektörünü fiziksel dünyadan içsel dünyaya yeniden yönlendirmek için, fiziksel dünyadan gelen bilgi miktarını mümkün olduğunca azaltmak gerekir. Bu amaçla gözler kapatılır. Ayrıca, tüm duyular aracılığıyla gelen bilgi miktarını azaltmak için mümkün olduğunca gevşemek de gereklidir.
Uyku durumunda kişi (en azından gündüz vaktindeki gibi) dış dünyayı duyularıyla algılamaz. Uyku halinin bu özelliği, bilinçdışı alana tamamen geçiş yapma ve farklı anlam bağlamlarındaki bilgileri tam olarak algılama imkanı sağlar (bazı kişilerde anlam bağlamı daha zengin, bazılarında ise daha fakirdir). Ancak yine de kişi, net imgeler, sesler, duyumlar şeklinde bilgi alır (rüyalar), ve önemlisi, bu bilgiler beş duyusal modalite (duyu organları) aracılığıyla değil doğrudan bilinçdışı alandan gelir. Bu durum, bilginin önemini azaltmaz, tam tersine artırır. Uyku sırasında, duyu organları kişinin zihinsel faaliyetlerine (ki bu faaliyetler tam anlamıyla devam eder) aktif olarak katılmaz.
Sonuç olarak, gözleri kapatmak gereklidir çünkü bu, kişinin bilinçdışıyla temasını kolaylaştırır. Bilinçdışında, insanın yaşam faaliyetleri için hayati öneme sahip belirleyici bir bilgi kütlesi bulunur.
Bilinç ve bilinçdışı arasında belirli bir bağlayıcı “köprü” vardır. Bu “köprü” bir geçiş unsuru olarak hizmet eder ve bilinci “korur”. Bilinçdışında muazzam miktarda bilgi bulunur ve bir anlığına bu bilginin tamamının ya da önemli bir kısmının bilince geçtiğini ve bilincin bu bilgiyi kontrol edemediğini hayal edersek, kişi aklını kaybeder. Sağlıklı bir insanı delirmiş bir insandan ayıran şey, bilincine gelen bilgi miktarını fark etme ve işleme yeteneğidir (bu miktar herkes için farklıdır). Şizofreni, kişinin aldığı bilgileri “hazmedememesi” durumudur. Bu yüzden “sesler duyulur ve onlara itaat edilmeden durulamaz.” Bu, benzer örneklerin yalnızca bir biçimidir, ancak çok sayıda farklı örnek vardır… “Sesler duyan ve varlıklar gören” bir kişi her zaman şizofrenik değildir. Daha doğrusu, bu varlıkların varlığını fark ettiği ve en önemlisi kendisini onlardan ayırabildiği sürece değildir. Bilinçli kontrol kaybolduğunda, kişi savunmasız hale gelir ve bilinçdışı tarafından yutulur; bu da aslında deliliktir. Bilinçdışı çok değerli bir alandır, ancak onu algımıza uyarlayan bilinçli bir “filtre” olmadan, ondan hiçbir şey elde edemeyiz; tam tersine, bu okyanusta “boğulabiliriz.”
Gözler kapalıyken, bilinçdışından gelen bilgiler baskın hale gelir ve bu durum terapi için gereklidir. Yukarıda açıklanan bu süreçlerin önemli bir yansıması, beynin elektriksel potansiyellerinin kaydedildiği EEG (elektroensefalogram) ölçümlerinde görülebilir. EEG’de dört ana dalga türü vardır (frekanslarına göre artan sırayla): delta dalgaları, teta dalgaları, alfa dalgaları ve beta dalgaları.
Delta dalgaları, sağlıklı bireylerde uyku halindeyken ortaya çıkar; bu, zihinsel faaliyetlerin tamamının (veya neredeyse tamamının) bilinçdışında gerçekleştiği bir durumdur (psikofizyolojide bu durum, beynin alt korteks seviyesinde faaliyet olarak tanımlanır).
Teta dalgaları, normalde uyuklama halinde ve değişmiş bilinç durumlarında gözlemlenir. Yani, kişi henüz uyumamışken ama çevresini “gündüz olduğu gibi” algılamayı bırakmışken ortaya çıkar. Bu durumda bilinç ve mantık (rasyonel düşünce) baskılanmıştır.
Alfa dalgaları, özellikle ilgi çekicidir çünkü kişi gözlerini kapattığı anda ortaya çıkarlar.
Uyanıkken genellikle (kişi çevresini beş duyusuyla “normal” bir şekilde algıladığında), en yüksek frekansa sahip olan beta dalgaları baskındır.
Buradan, zihinsel faaliyetin bilinçten bilinçdışına yönelmesiyle EEG dalgalarının frekansının azaldığını görebiliriz. Yani, EEG dalgalarının yavaşlaması ya bir patolojiyi gösterir ya da (normal bir durumda yavaşlama yoksa) kişinin bilinçdışına geçiş yaptığını (gözleri kapatma, uyuklama, uyku vb.) gösterir.
Değişmiş bilinç durumlarında, genellikle teta dalgaları kaydedilir. Bu dalgalar uyuklama ve yarı uyku hallerinde de görülür. Bu “sınır durumlar”, zihnin iki alanı (bilinç ve bilinçdışı) arasında etkileşimin oldukça yoğun olduğu ve bireyin sistemine yeni “bilgi paketleri” eklemek için en etkili ortamın sağlandığı durumlardır.
Bu süreç, elbette, farklı insanlar tarafından farklı amaçlarla kullanılabilir. Bu yöntemler bazen manipülatif zihin kontrolü için uygulanır. Ancak her zaman böyle değildir. Örneğin, bazı kanallar (enerji çalışmaları veya alternatif terapi uygulayıcıları), önce kişiyi “taramak” ve eksik olan noktaları, yani bilginin sızdığı veya eksiklikten dolayı psikolojik dengesizliklerin oluştuğu alanları tespit etmek için bu yöntemleri kullanırlar.
Bu “tarama” sürecinden sonra, seçici düzeltmeler yapılır ve kişinin, karakter bozuklukları, yaşam problemleri ve psikolojik rahatsızlıklara neden olan düşmanca bilgi oluşumlarıyla mücadele etmesi için gerekli olan blokajlar yerleştirilir.
Bu kurulan blokajlar, bir bilgisayardaki “antivirüs” gibi çalışarak düşmanca oluşumları ortadan kaldırır ve onların yerine çevreyle daha uyumlu bilgi yapıları yerleştirilir.
Psikolojide kullanılan bilgisayar metaforu, insanın zihinsel süreçlerini bilgisayarın bilgi işleme süreçleriyle karşılaştırması açısından oldukça güçlü bir yaklaşımdır. Bu metafor, zihinsel süreçleri anlamada basit ama etkili bir model sunar. “Virüsler” (bilgiye dayalı yıkıcı oluşumlar; örneğin, büyüler, lanetler vb.), yazılımlar (psikolojinin bilgi kayıtlarını oluşturan ve temel zihinsel mekanizmaların çalışmasını sağlayan yapılar), ve antivirüsler (yıkıcı programları ortadan kaldıran ve optimal dengeyi yeniden kuran iyileştirici bloklar) bu metaforun temel unsurlarıdır.
Fakat, bu metafor doğası gereği oldukça basittir ve insan zihninin karmaşıklığını tam anlamıyla yansıtmaz. İnsan, daha alt düzeydeki varlıklarla kıyaslandığında oldukça gelişmiş bir ruha sahiptir; oysa bilgisayarın böyle bir yapısı yoktur. Yine de bazı temel prensipler hem bilgisayar hem de insan için ortak işleyiş kuralları olarak kabul edilebilir. Bilgisayar metaforu, bilgi işleme süreçlerindeki benzerliği gösterme konusunda faydalı olsa da elbette ki bu süreçler aşırı derecede basitleştirilmiş bir şekilde sunulmaktadır.
Bu tür düzeltici etkiler, bir hipnoterapist tarafından da uygulanabilir. Ancak hipnoterapistin etkisi, yukarıda bahsedilen enerjisel kanallardan farklıdır çünkü burada süreci yöneten kişidir ve bu kişi danışanın durumuna dair sınırlı bir farkındalığa sahiptir. Uygulayıcı, danışanına ne kadar yardım etmek isterse istesin, enerji-bilgi alanlarının sağladığı kadar kapsamlı bir bilgiye sahip değildir. Bu alanlar, evrenin bir parçası olarak danışanın psikolojisiyle doğrudan etkileşime girer ve içsel bir tarama yaparak gerekli düzeltmeleri gerçekleştirir.
Bu, hipnoterapinin göz ardı edilmesi gerektiği anlamına gelmez. Hipnoterapi oldukça etkili bir yöntemdir ve doğru şekilde kullanıldığında önemli sonuçlar verir. Ancak burada iki temel prensip önemlidir: İlki, şiddet içermeyen yöntemlere ve değerlere dayanmak. İkincisi ise, dikkatli hareket etmek, böylece farkında olmadan kişiye zararlı bir bilgi veya etki yüklememek.
Her terapötik yöntemin kendine özgü özellikleri vardır ve hipnoterapi de bir istisna değildir. Aceleci ve dikkatsiz müdahaleler kolay gibi görünse de bu tür bir yaklaşım uygulanmamalıdır.
Bir diğer etkili yöntem ise psikanalizdir. Psikanalizde, terapist ve hasta arasında yoğun bir etkileşim gerçekleşir. Terapist, hastanın patolojisinin izlediği yolları ve zihinsel süreçlerin nasıl işlediğini önceden bilir ve bu doğrultuda hastayı yönlendirir. Hasta, problemi çözmek için gerekli olan çıkış yolunu kendisi buluyormuş gibi hisseder. Ancak gerçekte bu süreç, terapistin yönlendirmeli diyalog aracılığıyla hastayı çözüm odaklı düşüncelere sevk etmesiyle gerçekleşir.
Kozmik kanallar ile karşılaştırıldığında, bu tür bir etki bilinç seviyesinde daha fazla katılım gerektirir. Ancak yine de psikanaliz, bilinçdışıyla çalışmaya odaklanır çünkü kişilik orada saklanır. Terapistin yüksek profesyonelliği bu yöntemin etkinliğini artırır. Psikanaliz sırasında da hastalar, genellikle psikanalistin kanepesinde uzanırken gözlerini kapatmaları istenir.
Gözlerini kapatma korkusu, genellikle şu durumlarda ortaya çıkar: Obsesif kompulsif bozukluk, mania, paranoya, psikotik bozukluklar, şizofreni gibi psikiyatrik hastalıklar ya da yüksek anksiyete düzeyi. Aşırı kaygı yaşayan bireylerde de bu korku sık görülür.
Bu durumlarda korku temelsizdir. Ancak korkunun geçerli olabileceği durumlar da vardır: Uygulayıcının kötü niyetli veya manipülatif amaçlarla hareket etmesi, uygulayıcının bir amatör veya profesyonellikten uzak bir kişi olup, kendisini sahte bir “guru” gibi tanıtması gibi.
Bu gibi durumlarda, kişinin kendisini kandırmadan durumu dikkatlice değerlendirmesi gerekir: Bu, yalnızca kontrolü kaybetme korkusu mu? Yoksa gerçekten uygulayıcıdan gelen olumsuz bir enerji veya kötü bir niyet hissediliyor mu?
Bu soruların yanıtı kolay değildir. Bir kişi danışan olarak geldiğinde, uygulayıcı danışanın iç dünyasını araştırmaya ve sorunlarını çözmek için gerekli olan her şeyi ortaya çıkarmaya başladığında, bu süreç genellikle rahatlatıcı değil, aksine zorlayıcı olabilir. Uygulayıcının bu süreçte ne kadar dikkatli ve etik davrandığı, uygulamanın başarısını belirler.
Bu durum kişinin peşini bırakmak istemez ve bu yüzden kontrol kaybı korkusunu, ya da herhangi bir ciddi düzeltici müdahaleye karşı direnç oluşturur. Bu, oldukça ciddi bir konudur ve çoğu zaman hasta bu durumu kendi başına anlayıp çözemez. Burada profesyonel bir uygulayıcının rolü çok önemlidir. Uygulayıcı, danışanı travmatize etmeden, bilinçli bir şekilde onun şu gerçeği fark etmesine yardımcı olmalıdır: Kendini kaybetme korkusu, aslında travmatik belirtileri koruyan bir savunma mekanizmasıdır ve bu belirtiler kişiyi terk etmek istemez. Danışana, şu an “direnen” bu kısmıyla vedalaşmadan iyileşmenin mümkün olmayacağı açıklanmalıdır.
Yüksek kaygı düzeyine sahip insanlar, genellikle hayattan sürekli bir tehlike veya zarar beklerler. Bu beklentiyi doktorlardan veya terapistlerden de gelecek düşüncesiyle bekleyebilirler. Bu kişiler, kendilerini ve çevrelerini bir an bile kontrol etmeyi bırakmaktan büyük korku duyarlar.
Ağır kişilik bozuklukları gibi ciddi psikiyatrik rahatsızlıklar burada kapsam dışı tutulmuştur. Bu tür durumlarda kişinin algısı genellikle kritik değildir ve kişi, ona sıkıca tutunmuş olan ve bırakmak istemeyen bazı zihinsel kalıpların esiridir.
Elbette, herhangi bir psikolojik olarak sağlıklı birey, bir uygulama sürecine başlamadan önce kendi analizini yapmalıdır. Uygulayıcının yetersiz, karanlık ya da zarar verebilecek biri olduğuna dair bir his doğarsa, bu kişiden uzak durmak en doğru karardır. Ancak burada önemli olan, haklı bir korkuyu, terapinin kişideki hastalıklı belirtiler üzerinde yarattığı dirençten ayırt edebilmektir.
Bu makalenin temel anlamını bir kez daha vurgulamak önemlidir. Bilinçdışı alana odaklanmayı kolaylaştıran yardımcı ve destekleyici işlemler kullanıldığında, her türlü psikoterapi çok daha başarılı bir şekilde gerçekleşir. Burada yalnızca enerjisel kanallardan değil, hastanın psikolojisiyle etkileşim kuran tüm yöntemlerden bahsedilmektedir.
Önemli nokta şudur ki, sadece gözlerin kapatılması bile EEG’de dalga frekansı ve genliğinde değişikliklere neden olur. Bu değişiklikler, zihnin niteliksel olarak farklı bir duruma geçtiğini gösterir ve bu durum hem bizim hem de uygulayıcımızın çalışmasının en etkili olacağı haldir.
Derleyen&Çeviren
Cemre ÖZKAN
Mehmet Levent ÜNAL
08/02/2025
UYARI: İşbu blog içerisinde yer alan bilgi ve uygulama teknikleri tedavi amacı taşımamaktadır. Söz konusu bilgiler bu tekniği öğrenmek için eğitime katılan katılımcıyı bilgilendirmek amaçlı olup sağlık hizmeti niteliğinde değildir.Verilen bilgiler hiçbir şekilde tanı ve tedavi amaçlı kullanılmamalıdır. Tanı ve tedavi mutlaka doktor tarafından yapılması gereken ciddi bir işlemdir.
Her türlü hastalık ve benzeri tedavi gerektiren sorunlarınız için dokturunuza danışınız.